Yazı Detayı
12 Eylül 2019 - Perşembe 10:28 Bu yazı 267 kez okundu
 
Akleden kalp (zihin/gönül) - 2
Dr. Ömer Hakan Yavaşoğlu
nehirgazetesi@hotmail.com
 
 

Gönül (kalb/fuad/yürek) umumi kanaate göre Hakk’ın nazargahı, Batıni idrak merkezidir. Hz. Peygamber’in göğsüyle ilgili hitap da, bunun delilidir. Yunus, kalbin bu özelliğini veciz bir ifadeyle “Gönül Çalab’un tahtı” şeklinde dile getirir. (2) Gönül Allah’ın tecelli mahalli olmakla birlikte, o nadiren mutmain, çoğu zaman mutmain olmayan, bazen mühürlenen, bazen hastalanan, katılaşan ve kibirlenen tavırlarla da ortaya çıkabilmektedir (insan kalbinin, kırk hale girip çıkması Yunus'un TELVİN şiirinde ne güzel dile getirilmektedir, üstelik Üstad Ahmet Hatipoğlu'nun NİKRİZ makamındaki bestesiyle hele dinleyebilirseniz, tam da bu hali mükemmel tasvir eder). Zaten Arapça kalp kelimesi KULB'dan gelir ve yanar-döner her-an her tarafa meyledebilen bir özelliğe sahiptir. Gönlün bu tavırları  Kur’an’ı Kerim’de bir çok ayet-i kerime ile dile getirilmiştir. Üstelik “kalb” kelimesi Kur'an-ı Kerim'de istisnasız hep fiil formunda gelmiş olup isim olarak kullanılmamıştır. Bu çok önemlidir.

Örnek olarak ”akletme” eyleminde bulunmayanları şiddetle yeren şu ayetlere bakalım:

“Şayet akletmiyorlarsa, seni dinlemelerine rağmen, sağırlara sen mi işittireceksin” (Yunus-42)

“İyi bilin ki, Allah katında canlıların en zararlısı, akletmeyen (gerçek) sağır ve dilsizlerdir!” ( Enfal-22)

“Allah akletmeyenleri bedbahtlığa/ümitsizliğe (şaşkınlığa) mahkum eder” (Yunus-100)(3)

Varoluş konusuna aşırı derecede zihin yoran kişiler, istemeden de olsa mistik deneyimler yaşayabilirler. Nasıl ki tutkulu bir aşık sevdiği kişinin hayalini her yerde ve her şey de görürse, takıntılı kişiler de üzerinde fazla düşündükleri konularda halüsinasyon yoğunluğu yaşayacaklarından imajinasyon meydana gelebilir. Bu imajinasyon şairlerin, ressamların, bestekarların kısacası sanatkarların sezgi ve ilhamlarını açıklamaktaki en önemli veridir. Zihinsel odaklanmanın ve yoğunlaşmanın, soyut evrendeki bilgi arşiv-dosyalarına ulaştırıcı bir etkisi olduğunu düşünmek mümkündür. Peygamberlerin, çileli dönemlerde ve peygamberlik gelmeden önce ontolojik imajinasyonla çok uğraştıkları bilinir. Örneğin son Nebi'nin Hira'daki soyut evrenle bağlantı kurma konusundaki ısrarlı tutumları, belli bir liyakat düzeyine geldiğinde Vahiy ile ödüllendirilmişti. Zaten HİRA, anlam olarak arayış olduğuna göre varoloş sancısını en fazla ve en şiddetli çeken Cenab-ı Rasül efendimiz, bu ruhsal doğum sancılarının mükafatı olarak VAHİY gibi bir Lütufla ödüllendirilmişti.

Benzer şekilde Mozart kendi alanında o derece zihinsel bir yoğunluk yaşıyordu ki, müziksel evrende hiç kimsenin ulaşamadığı bilgilere ulaşmıştı. Yine Piri Reis, Mimar Sinan gibi bilimsel keşiflerde bulunan mucit/bilgelerin yaşantıları incelenirse aynı yoğun zihinsel çaba/ ruhsal. varoluş sancılarının şiddeti kolaylıkla farkedilebilir. (1)

21.yy.da ,modern tıptaki gelişmeler çok ilginç noktalara gelmiştir artık. Mesela NÖRO-TEOLOJİ denilen bir bilimdalı; maneviyatla meşgul filozoflar, din adamları, güzel ahlakı savunan pozitif bilimadamlarıyla; beyinle ve insan psikolojisiyle uğraşan bilimadamlarını bir araya getirmiştir. Bilimadamları bırakın insan denilen muaammanın sırlarına nüfuz etmeyi, sadece beyinin sırlarına dahi ulaşmada ne kadar zorlandıklarını itiraf ederek ancak kolektif akılla hareket ederek birçok disiplindeki otörler tüm birikimlerini bir havuzda toplayarak bu muammayı çözebileceklerini düşünüyorlar.

21.yy.da insanoğlunun geldiği nokta hayli vahimdir. Teknoloji ve bilgi edinme olağanüstü bir hızla gelişirken ve yaşamımızı kolaylaştırırken beraberindeki olması gereken bilgi ahlakının temerküz etmeyişi insanı SANAL MUTLULUĞA davet eder olmuştur. Tabi günümüzün kartezyen felsefe ile şuurları durdurulmuş, iğdiş edilmiş, beyinleri; sürekli tüketerek organizmaya indirgenmiş(yiyen-içen-çıkaran-üreyen ama akletmeyen) ve insan-insan ilişkisi askıya alınmıştır artık.

Hülasa insanoğlunun daha çok mutluluğu için çalışan bu Nöro-teoloji yi kuran bilimadamları (adını sayamadığımız daha pek çok bilimdalı/disiplin) insanlığın hiçbir döneminde bu kadar maneviyata-ahlaka ihtiyacı olduğunu zannetmiyoruz diyerek çalışmalarını giderek derinleştirip diğer bilimdallarıyla köprüler kurmaya çalışıp, insan denen meçhulü(!) anlamaya çalışıyorlar. Zaten Nörolojik ve psikiyatrik bilimlerde de eskisi gibi iyice bir yakınlaşma arttı ve BİOLOJİK PSİKİYATRİ, DAVRANIŞ NÖROLOJİSİ/KOGNİTİF NÖROLOJİ, NÖROKUANTOLOJİ, NÖRO-GENETİK,NÖRO-İMMÜNOPSİKOLOJİ vb. Üst disiplin içeren bilimdalları da beyinle ve insan mutluluğu ile uğraşan doktorların daha çok ilgi alanı olmaya başladı. Bugün batı üniversitelerinde MUTLULUK KÜRSÜLERİ kurulmaya başlandı. Hala insan mutluluğunun bile akılla elde edilebileceğinde ısrarcı olan BATI-AKLI sanırım yavaş yavaş İSLAM AKLI nın olağanüstü ve hakikaten medeniyetler doğuran birikimini belki de bu sayede öğrenecek...

Peki tüm bunların GÖNÜL ile ne ilişkisi var diyeceksiniz? şimdi. Haklısınız ama oraya geliyoruz efendim. İşte modern nöro-bilim,eskiden beynin, tüm vücut denetimi tamamen kendisine ait derken artık bu kontrolün beyine gelen başka uyarılarla önce başka bir üst- merkezden başlayıp daha sonra beyini aracı olarak kullandığını anlamaya başladılar.

Yani özetle; hani NİYET dediğimiz şey var ya niyet, işte bu niyetlerimiz mekan olarak tam olarak bilinemeyen bir merkezden kalkarak(bu konuda son Nebi olan güzel rehberimizin maddi kalbe işareti var) beyine uyarı göndermekte ve kişinin tüm DÜŞÜNCE-DUYGU dünyası, mutluluğu, sıkıntısı, huzur veya huzursuzluğu buna göre şekillenmektedir.

”Şüphesiz bu(vahiy)kalbi olan kimseler için bir uyarıdır” ( Kaf -37) ayeti,bu kalbin maddi değil, imanın ve inkarın, sevginin ve nefretin makamı olan merkez anlamında kullanıldığını açıklamak için yeterlidir. (3)

Freud’un yakın arkadaşı, meslektaşı ve psikiyatrist Carl Gustav JUNG, huzuru aradığı yolculuklarından birinde bir kızılderili reisiyle oturur. Kabile Reisi, Dağ gölü, ona beyaz adamların deli olduğuna artık iyiden iyiye kanaat getirdiğini söyler ”Niye ?” diye sorar psikoloğumuz. Kafalarıyla düşündüklerini söylüyorlar” diye  cevap verir bilge reis. “herhalde” der Jung, “ya siz neyle düşünüyorsunuz?” Reis dağ gölü, KALBİNE İŞARET EDER ”biz bununla düşünüyoruz !”

Kalbin kendisine ait bir aklı var mı? Kadim öğretiler fiziksel kalbin  ötesine geçen farklı bir organdan bahsederler. Duyarlı, algılayabilen, insanın ruhuna ışık veren bir organ. Sufilikte ve hristiyan mistiziminde, kalbin taşıdığı değeri ifade eden sayısız anekdot, şiir ve hikaye vardır. Eski Mısırlılarda mumyalama işlemi sırasında beyin de dahil tüm organlar çıkarılırken, kalbi yerinde bırakırlarmış. Zira KALP onlara göre ruhun, aklın ve duygunun tahtıdır.

Son yıllarda yapılan çalışmalar kalbin düşündüğümüzden daha akıllı olduğunu gösteriyor. Kalp beyinden sinyal alıyor evet ama kendisi de vagus siniri yoluyla beyne bilgi gönderiyor. Beyne gönderdiği sinyallerle beynin entelektüel işlevleri yerine getiren bölümünü uyarabiliyor veya tamamen devre dışı bırakabiliyor. Kalp kendi hormonlarını üretip vücuda bırakıyor, beyinden binlerce kat daha güçlü bir manyetik alan yayıyor. Kalbin üzerinde yer alan sinir hücreleri, tıpkı beyin gibi yapılanıyor. Kalbin beyni, kendi dopaminini salgılayabiliyor. Bu sinirsel iletici, davranışlarımız üzerinde kuvvetli etkileri olan bir bileşik.

1. Hatta son yıllarda yapılan araştırmalarda, beynin melatonin, serotonin (mutluluk hormonları) üreten bezlerinden olan EPİFİZ glandı hakkında çok ilginç sonuçlara ulaşılmıştır. Normalde beyin; orta-düzey dalga frekanslarıyla dış alemin görüntülerini çözerek zihin algımızı sağlarken, EPİFİZ /Pineal Bez (özgece ayakta olanlarda)daha düşük-frekanslı dalgalar oluşturarak evrendeki maddenin(varlığın sahip olduğu) dalga boylarıyla senkronize olarak eş-güdümlü (aynı rezonansa girerek) çalışmakta ve kişide olağanüstü bir sekine-huzur-mutluluk hissi oluşmaktadır (bknz “Adan Zye Pineal bez-Kurani Hayat,2012, Ömer Hakan Yavaşoğlu). Allahualem, kanaatimizce gebeliğin 120. günde kalp atışı başladığında kalp nöronları şayet EPİFİZ glandını (bezini) tetikleyebilmişse, sadece bu insanlarda bir süre sonra yukarıda bahsedilen kainat ile eş-değer rezonans oluşmaktadır.

Bilge-psikiyatrist Kemal Sayar, katıldığı mesleki bir kongrede bir bilim adamından şöyle bir cümle duyar: ”AHLAK beyne programlıdır, ona içkindir. Ahlakilik beynin normal işleyişinin asli parçalarından biridir. Aslında Ahlak gibi, merhamet ve empati de beyne yazılıdır, beyne ve kalbe… Yeterince çaba harcayan birisi için, merhamet mizacının asli bir unsuru olabilir der Kemal Sayar… Ne kadar da doğru değil mi?

Geçmişin bilgeleri kalbin ancak dikkat ve niyet etmekle dönüşebileceğini söylüyorlardı. Kalbimizle görebilir, kalbimizle düşünebilir, kalbimizle hüküm verebilir ve nihayet onunla yaşayabiliriz. (Devam edecek)

 
Etiketler: Akleden, kalp, (zihin/gönül), -, 2,
Yorumlar
Haber Yazılımı escort istanbul istanbul escort porno izle sex hikaye porno indir türk porno escort